Nükleer Dosya Cenevre Görüşmelerini Nasıl Etkiler?

Nükleer Dosya Cenevre Görüşmelerini Nasıl Etkiler?
Mutabakat zaptı, İran sorununu çözen nihai bir uzlaşıdan çok bu dosyayı siyasi olarak yönetilebilir bir seviyeye indirme arayışının parçası olarak okunmalıdır.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

8 Nisan’dan bu yana kırılgan biçimde sürdürülen ateşkes, 18 Haziran’da savaşan taraflar olarak ABD ve İran arasında imzalanan mutabakat zaptıyla yeni bir aşamaya taşınmıştır. Anlaşma, savaşı tamamen sona erdiren kapsamlı bir barış düzeninden ziyade, sahadaki askerî gerilimi kontrol altına almayı ve tarafları belirli bir takvim içinde müzakere masasına döndürmeyi amaçlayan geçici bir çerçeve sunmaktadır. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre mutabakatın temel hedefleri askerî operasyonların durdurulması, Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın aşılması ve mevcut ateşkesin uzatılarak ABD ile İran arasında daha kapsamlı görüşmelerin başlatılmasıdır. Bu çerçevede taraflar için 60 günlük bir müzakere dönemi öngörülürken bu sürenin hem ateşkesin korunmasına hem de masadaki farklı başlıklar arasında özellikle nükleer dosyanın teknik ve siyasi boyutlarının ele alınmasına hizmet etmesi beklenmektedir. Bu nedenle 19 Haziran Cuma günü Cenevre’de başlaması planlanan görüşmeler, savaş sonrası sürecin hangi yönde ilerleyeceğini gösterecek ilk ciddi sınav niteliği taşımaktadır.

Mutabakat zaptı (MoU), nükleer meseleyi nihai olarak çözen bir metin olmaktan ziyade bu dosyanın hangi ilkeler ve takvim doğrultusunda müzakere edileceğini belirleyen geçici bir çerçeve sunmaktadır. Metnin nükleer başlıktaki en açık hükmü, İran’ın nükleer silah edinmeyeceği veya geliştirmeyeceği yönündeki taahhüdünü yeniden teyit etmesidir.

Metin ayrıca, nihai anlaşmaya kadar İran’ın nükleer programının mevcut durumunu korumasını, buna karşılık ABD’nin yeni yaptırımlar uygulamamasını ve bölgeye ilave güç konuşlandırmamasını öngören geçici bir “statüko” formülü sunmaktadır. Ancak bu formülün işlerlik kazanması, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) sahada neye erişebileceği, hangi stokları doğrulayabileceği ve hasar görmüş tesislerdeki materyal ile ekipmanın durumunu ne ölçüde tespit edebileceği sorularına bağlıdır. Nitekim UAEA Başkanı Rafael Grossi de mutabakatın ardından asıl teknik çalışmanın şimdi başlayacağını, Ajans’ın neyi görmesi ve neye erişmesi gerektiğinin taraflarla yapılacak görüşmelerde netleşeceğini belirtmiştir.

Ancak Donald Trump’ın G7 Zirvesi’ndeki açıklamaları, ABD’nin İran nükleer dosyasını ağırlıklı olarak askerî caydırıcılık ve nükleer silah edinmeme eşiği üzerinden okuduğunu göstermektedir. Trump, mutabakatın İran’ın nükleer silaha sahip olmayacağını açık biçimde ortaya koyduğunu savunurken bu hedefi güvence altına alacak ayrıntılı bir uygulama mekanizmasından çok ihlal hâlinde yeniden güç kullanma tehdidine vurgu yapmıştır. Bu yaklaşımda İran, nükleer silah üretmeye veya edinmeye yönelmediği sürece sorunun büyük ölçüde yönetilebilir olduğu varsayılmaktadır. Oysa nükleer dosya, yalnızca siyasi bir taahhütle veya askerî misilleme tehdidiyle kontrol altında tutulabilecek bir başlık değildir. Zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbeti, UAEA denetimlerinin kapsamı, hasar görmüş tesislerdeki materyal ve ekipmanın durumu ile gelecekteki zenginleştirme kapasitesinin sınırları hâlâ çözüm bekleyen temel meselelerdir. Bu nedenle mevcut MoU, Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndan (KOEP) daha iyi bir anlaşmaya giden yolu otomatik olarak açmamakta, aksine daha zorlu, teknik ve siyasi açıdan daha kırılgan bir müzakere döneminin başlangıcına işaret etmektedir.

Cenevre’deki nükleer konu başlıkları neler?

Nükleer dosyada öne çıkan ilk başlık, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun mevcut durumu ve akıbetidir. İsrail ve ABD saldırıları, İran’ın zenginleştirme altyapısına ciddi zarar vermiş olsa da bu durum nükleer riski otomatik olarak ortadan kaldırmamıştır. Aksine saldırılar sonrasında asıl belirsizlik, İran’ın saldırılar öncesinde sahip olduğu yüzde 60’a kadar zenginleştirilmiş 440,9 kilogram uranyumun ne kadarının varlığını koruduğu, nerede tutulduğu ve ne ölçüde denetlenebilir olduğudur. Yüzde 60 seviyesi, nükleer silah üretimi için gereken yaklaşık yüzde 90 zenginleştirme eşiğinin altında olmakla birlikte teknik olarak bu eşiğe oldukça yakındır. UAEA ölçütlerine dayandırılan değerlendirmelere göre söz konusu miktar, daha fazla zenginleştirilmesi hâlinde yaklaşık 10 nükleer silah için gerekli fisil materyali sağlayabilecek düzeydedir.

UAEA’ya göre bu stokun önemli bir bölümünün özellikle Isfahan’daki tünel kompleksinde varlığını sürdürdüğü, daha sınırlı bir kısmının ise Natanz’da bulunduğu değerlendirilmektedir. Ancak İran’ın UAEA denetçilerine ilgili tesislere yeniden erişim sağlamaması nedeniyle materyalin kesin konumu ve fiziki durumu doğrulanamamaktadır. Yüzde 60’a kadar zenginleştirilmiş uranyum stokuna ek olarak, İran’ın elindeki yüzde 20 oranında zenginleştirilmiş uranyumun akıbeti de müzakerelerdeki önemli başlıklarından biridir. Zira UAEA terminolojisinde yüzde 20 ve üzeri zenginleştirilmiş uranyum, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum (significant quantities) kategorisinde değerlendirilmektedir. Bu nedenle söz konusu stokun miktarı, nerede tutulduğu ve ne ölçüde denetlenebilir olduğu, müzakereler açısından kritik önem taşımaktadır.

İmzalanan mutabakata göre ABD ve İran, depolanmış zenginleştirilmiş uranyumun akıbetini, tarafların üzerinde uzlaşacağı bir yöntem ve mutabakatta belirlenen takvim çerçevesinde ele almayı kabul etmektedir. Bu bağlamda öne çıkan seçeneklerden biri, zenginleştirilmiş materyalin İran sınırları içinde ve UAEA denetimi altında seyreltilmesidir. Dolayısıyla mutabakat, uranyum stoklarının İran dışına çıkarılmasını açık ve zorunlu bir şart olarak öngörmemektedir. Bunun yerine, söz konusu stokların yerinde seyreltilerek uluslararası denetim altında yayılma riski oluşturmayacak seviyelere indirilmesine imkân tanıyan daha esnek bir yaklaşım benimsemektedir. Bu yönüyle metin, taraflar arasındaki temel anlaşmazlık konularından birini nihai çözüme bağlamaktan ziyade üzerinde uzlaşılabilecek teknik bir ara formül için müzakere zemini oluşturmaktadır.

Nükleer dosyadaki bir diğer kritik başlık, İran’ın 2025 ve 2026’daki savaşlar sırasında zarar gören nükleer tesislerinin son durumudur. UAEA Başkanı Rafael Grossi, 8 Haziran’daki açıklamasında, Ajans’ın Haziran 2025’teki askerî saldırılardan etkilenen beyan edilmiş tesislere yaklaşık bir yıldır erişemediğini, bu nedenle daha önce beyan edilmiş nükleer materyal üzerindeki bilgi sürekliliğinin kaybedildiğini belirtmiştir. Bu noktada UAEA’nın söz konusu tesislere ilişkin olarak kullandığı “bilgi sürekliliğinin kaybedilmesi” ifadesi özellikle önem taşımaktadır. Zira temel mesele, bu tesislerdeki nükleer materyal ve ekipmanların nerede bulunduğu, hangi fiziksel durumda olduğu ve uluslararası denetime ne ölçüde açık kaldığıdır.

Üçüncü başlık, İran’ın gelecekteki nükleer faaliyetlerinin nasıl sınırlandırılacağıdır. Bu kapsamda uranyum zenginleştirme seviyesi, zenginleştirilmiş uranyum stokunun miktarı, santrifüjlerin niceliği ve niteliği, yeni nükleer tesislerin inşası, yeniden işleme faaliyetleri ve silahlaştırmaya dönük olası çalışmalar birbirinden bağımsız teknik başlıklar değildir. Bunlar aynı nükleer kapasitenin farklı boyutları olarak ele alınmalıdır. Dolayısıyla İran’ın nükleer programına yönelik anlamlı bir sınırlama getirilecekse bu unsurların her biri birbirini tamamlayan bütüncül bir çerçeve içinde değerlendirilmek zorundadır. Nitekim 2015 tarihli KOEP de İran’ın nükleer programına yalnızca zenginleştirme seviyesi üzerinden değil stok miktarı, santrifüj kapasitesi, tesislerin kullanımı, yeniden işleme ihtimali, silahlaştırma (weaponization) ile ilişkilendirilebilecek faaliyetler ve denetim mekanizmalarını birlikte kapsayan aşamalı bir kısıtlama ve doğrulama rejimi üzerinden yaklaşmıştır.

Bugün masadaki temel soru, benzer bir sınırlandırma ve denetim rejiminin savaş sonrası ortamda yeniden kurulup kurulamayacağıdır. Ancak böyle bir anlaşmaya ulaşmak, geçmişe kıyasla hem teknik hem de siyasi açıdan daha zor görünmektedir. Zira İran’ın nükleer kapasitesi, ABD’nin 2018’de KOEP’ten çekilmesinden bu yana önemli ölçüde ilerlemiştir. Daha da önemlisi, uluslararası denetçilerin İran’ın nükleer programının savaş öncesi ve özellikle savaş sonrası durumuna ilişkin bilgisi ciddi biçimde sınırlanmıştır. Bu nedenle yeni bir anlaşma öncelikle mevcut kapasitenin gerçek boyutunu yeniden tespit etmeyi gerektirecektir.

Dördüncü başlık, izleme ve doğrulama mekanizmasıdır. Nükleer anlaşmaların sürdürülebilirliği, tarafların verdiği siyasi taahhütlerden ziyade bu taahhütlerin sahada ne ölçüde doğrulanabilir olduğuna bağlıdır. UAEA’nın güvenlik denetimleri de esasen “güven ama doğrula” (trust but verify) mantığı üzerine kuruludur. Ajans, devletlerin beyanlarını inceler, nükleer materyalin beyan edildiği şekilde bulunduğunu sahada teyit eder ve ilan edilmemiş faaliyetler olup olmadığını denetlemeye çalışır. Bu nedenle herhangi bir yeni anlaşmada, UAEA’nın yalnızca ilan edilmiş tesislere değil gerektiğinde şüpheli tesislere ve geçmiş faaliyetlere ilişkin daha geniş erişim yetkilerine sahip olup olmayacağı belirleyici olacaktır. Hasar görmüş tesislerin yeniden incelenmesi, taşınmış olabilecek materyalin izinin sürülmesi, santrifüj envanterinin çıkarılması, mühürlerin ve kamera sistemlerinin yeniden kurulması, numune analizleri ve anlaşmazlık çözüm mekanizması bu paketin ayrılmaz parçalarıdır. Aksi hâlde taraflar aynı metni imzalasalar bile uygulama aşamasında birbirlerini ihlalle suçlayacak ve süreç kısa sürede tıkanacaktır.

Sonuç olarak tarafların yeniden müzakere masasına oturması nükleer meselede prensip düzeyinde bazı ortak noktaların oluştuğunu düşündürmektedir. Ancak sürecin başarısını belirleyecek asıl unsur bu çerçevenin nasıl uygulanacağı, hangi takvime bağlanacağı ve nasıl denetleneceğidir. Mevcut taslak, iki tarafın azami taleplerini karşılayan kapsamlı bir çözümden ziyade, sınırlı ve yönetilebilir bir ara formül arayışına işaret etmektedir.

Bu ara formülün merkezinde İran’ın nükleer silah üretmeyeceği taahhüdünü yinelemesi, programını mevcut seviyenin ötesine taşımaması, yeni zenginleştirme faaliyetlerini sınırlaması ve yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun seyreltilmesi yer almaktadır. Ancak 60 günlük süre içinde nükleer dosyanın bütün teknik ve siyasi boyutlarıyla nihai çözüme kavuşturulmasını beklemek gerçekçi değildir. Daha makul beklenti, en acil yayılma riski taşıyan yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokundan başlanması ve bu konuda denetlenebilir, aşamalı ve tarafların iç kamuoyuna anlatabileceği bir mekanizma kurulmasıdır.

Bununla birlikte Trump’ın G7 Zirvesi’ndeki açıklamaları, yalnızca nükleer dosyaya değil daha geniş anlamda İran meselesine ilişkin de dikkat çekici bir siyasi tutuma işaret etmektedir. Trump, İran’ın nükleer silah üretmeye ya da edinmeye yönelmediği sürece meselenin büyük ölçüde kontrol altında tutulabileceğini varsaymaktadır. Bu yaklaşım, İran meselesini kapsamlı ve uzun vadeli bir stratejik sorun olarak ele almaktan ziyade belirli kırmızı çizgiler aşılmadığı sürece yönetilebilir ve gündemden düşürülebilir bir başlık olarak gördüğünü düşündürmektedir. Başka bir ifadeyle Trump açısından İran dosyası, Tahran doğrudan nükleer silaha yönelmediği, ABD’nin bölgesel askerî pozisyonunu zorlamadığı ve özellikle ekonomik alanda Washington’ın çıkarlarına açık biçimde meydan okumadığı sürece büyük ölçüde kapanmış görünmektedir. Bu nedenle MoU, İran sorununu çözen nihai bir uzlaşıdan çok bu dosyayı siyasi olarak yönetilebilir bir seviyeye indirme arayışının parçası olarak okunmalıdır.

Son tahlilde nükleer dosya, Cenevre görüşmelerinin seyrini belirleyecek ana başlıklardan biri olacaktır. MoU, taraflara geçici bir müzakere zemini sunmaktadır. Ancak bu zeminin gerçek bir anlaşmaya dönüşmesi, İran’ın nükleer kapasitesinin yalnızca siyasi beyanlarla değil, uygulanabilir ve doğrulanabilir bir mekanizmayla sınırlandırılmasına bağlıdır.