Trump’ın İran Çıkmazı: Ne Savaş Ne Barış

Trump’ın İran Çıkmazı: Ne Savaş Ne Barış
Görsel: @shutterstock
Ortaya çıkan tablo, istikrarlı bir savaş-sonrası düzenden ziyade tarafların birbirlerinin dayanma kapasitesini sınadığı kırılgan bir “ne savaş ne barış” durumuna işaret etmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

ABD Başkanı Donald Trump, 20 Ağustos’ta İran’a karşı “eşi görülmemiş ölçekte ekonomik savaş ve tecrit” başlatacağını, Tahran’a finansal, ticari ya da lojistik destek sağlayan ülkelerin de ağır ekonomik sonuçlarla karşılaşacağını açıkladı. Bununla birlikte yeni tedbirlerin kapsamı, hangi ülkeleri hedef alacağı ve nasıl uygulanacağı henüz netleşmiş değil.

Trump’ın ekonomik savaşa yönelmesi ABD’nin yeni bir askerî tırmanma ile kendi temel taleplerini karşılamayan bir anlaşma arasında sıkıştığını gösteriyor. ABD, mevcut koşullarda İran’a kendi şartlarını kabul ettirecek ölçüde baskı kurabilmiş değil. Yeni ve kapsamlı bir askerî operasyonun beraberinde getireceği yüksek ve öngörülmesi güç maliyetleri üstlenmeye de en azından şimdilik hazır görünmüyor.

Büyük oranda İran’ın talepleri doğrultusunda şekillenecek bir anlaşma ABD’nin savaşın başında çözmeyi hedeflediği temel meselelerde geri adım atması anlamına gelecektir. Böyle bir anlaşma Tahran’ın balistik füze kapasitesini, bölgesel nüfuz araçlarını ve Hürmüz Boğazı üzerindeki fiilî kontrolünü büyük ölçüde korumasına imkân tanıyacaktır. Üstelik ABD, ilan ettiği savaş hedeflerinin hiçbirinde kalıcı sonuç elde edemediği gibi çatışma öncesinde uluslararası ticarete açık olan Hürmüz Boğazı’ndaki statükonun bozulmasına da yol açmıştır. Altı aylık savaşın ardından ortaya çıkan bu tabloyu başarı olarak sunmanın Trump açısından son derece ağır bir siyasi maliyeti olacaktır.

Askerî seçeneğe yeniden başvurulması ise İran’ın koşullarını kabul etmek kadar ciddi riskler barındırmaktadır. Yeni bir harekâtın ABD’yi siyasi hedeflerine ulaştırıp ulaştırmayacağı ve İran’ın karşı saldırılarının doğuracağı maliyetlerin ne ölçüde yönetilebileceği belirsizdir. Geçtiğimiz altı ayda askerî kapasitesi ciddi biçimde aşınmasına rağmen Tahran, ABD ve müttefiklerine hem askerî hem de ekonomik olarak zarar verebilecek stratejik araçlarını korumayı ve etkili misillemelerde bulunmayı başarmıştır. Dolayısıyla ABD’nin aynı stratejiyi yeniden uygulaması farklı bir sonuç üretmekten çok mevcut çıkmazı daha yüksek ve öngörülemez maliyetlerle yeniden üretme riski taşımaktadır.

Bu risk, ABD’nin hava ve füze savunma stoklarındaki daralmaya ilişkin iddialarla daha da belirginleşmiştir. CNN’in aktardığı tahminlere göre savaş boyunca ABD’nin THAAD önleyicilerinin yaklaşık yüzde 80’i ile Patriot stokunun neredeyse yarısı kullanılmıştır. CSIS ise bu stokların savaş öncesi seviyelere çıkarılmasının yıllar alabileceğine işaret etmektedir. Financial Times’ta yayımlanan bir değerlendirme, sorunun İran Savaşı’yla başlamadığını ortaya koymaktadır. Ukrayna’ya yapılan geniş çaplı mühimmat sevkiyatı stokları önemli ölçüde azaltırken Amerikan savunma sanayisi bu kayıpları aynı hızla telafi edememiş, İran Savaşı ise zaten büyümekte olan açığı daha da derinleştirmiştir. Trump ve Savunma Bakanı Pete Hegseth söz konusu iddiaları sert biçimde reddetse de Pentagon’un Patriot ve THAAD üretimini artırmak üzere yeni anlaşmalara yönelmesi ve Kongre’den talep edilen yüksek savunma bütçesi, stoklar üzerindeki baskının göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaştığına işaret etmektedir.

Bu daralan manevra alanında ekonomik savaş, diğer iki seçeneğe kıyasla ABD açısından daha düşük maliyetli bir ara yol olarak öne çıkmaktadır. Bu seçenek, en azından mevcut koşullarda, Washington’a İran’ın taleplerini kabul etmeden ve sonuçları öngörülemeyen yeni bir askerî tırmanmaya başvurmadan Tahran üzerindeki baskıyı sürdürme imkânı sunmaktadır.

Yeni tedbirlerin İran’ın Çin’e petrol ihracatını, gölge filosunu, Körfez ve Uzak Doğu’daki finansal ağlarını, hava taşımacılığını ve yaptırımların aşılmasında kullanılan döviz bürolarını hedef alması beklenebilir. Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) 19 Ağustos’ta İran’la ticari ve mali işlemleri askıya alması da yeni ekonomik baskı sürecinin ilk somut adımlarından biri olarak değerlendirilebilir. Dubai’nin İran’ın yaptırımları aşmak için yararlandığı başlıca ticari ve finansal merkezlerden biri olduğu dikkate alındığında, kararın tam olarak uygulanması Tahran’ın ekonomik hareket alanını önemli ölçüde daraltabilir.

Washington daha ileri bir aşamada İran’la ticareti sürdüren ülkelerin ABD’ye ihraç ettiği mallara ek vergiler getirebilir veya İran bağlantılı işlemleri yürüten Çinli bankaları ikincil yaptırımlarla tehdit edebilir. Çin, İran’ın deniz yoluyla ihraç ettiği petrolün yüzde 80’den fazlasını satın aldığı için yeni ekonomik kampanyanın tek muhatabı Tahran olmayacaktır. İran’ın ekonomik tecridini derinleştirmeye yönelik adımlar ABD-Çin ilişkilerinde yeni bir gerilim başlığına dönüşebilir.

Ekonomik savaş İran’ı ne ölçüde etkiler?

Bu tedbirlerin İran ekonomisi üzerindeki baskıyı önemli ölçüde artırması beklenmektedir. Petrol gelirlerinin azalması, dövize erişimin zorlaşması ve BAE gibi kritik bir ticari merkezin devre dışı kalması, savaşın hâlihazırda ağırlaştırdığı ekonomik sorunları daha da derinleştirecektir. Bununla birlikte ekonomik maliyetlerin artması ile siyasi taviz verilmesi arasında kendiliğinden işleyen doğrusal bir ilişki bulunmamaktadır. ABD-İran ilişkilerinin uzun yıllara dayanan yaptırım tecrübesi de bu ilişkinin sınırlarını göstermektedir.

Bu nedenle Washington’ın askerî güç yoluyla elde edemediği tavizleri ekonomik baskı aracılığıyla kısa sürede elde etmesi beklenmemelidir. İran, farklı yoğunluklarda uygulanan yaptırımlar altında ekonomik maliyetleri topluma aktarma, alternatif ticaret kanalları oluşturma ve yaptırım listesine alınan şirketlerin yerine yeni yapılar kurma konusunda önemli bir tecrübe biriktirmiştir. Yaptırım uzmanlarının da belirttiği üzere, tek tek şirketleri hedef alan uygulamalar, yaptırıma uğrayan yapıların yerine yenilerinin kurulması nedeniyle zaman içinde sürekli tekrarlanması gereken bir mücadeleye dönüşebilmektedir.

Daha önemlisi İran’ın Amerikan baskısını yalnızca ekonomik alanda karşılamakla yetinmeyerek kendi karşı baskı araçlarını devreye sokması beklenebilir. Tahran Hürmüz’deki geçişleri daha fazla yavaşlatmak, gemilere yönelik denetimleri ve sigorta yükümlülüklerini artırmak, Husiler aracılığıyla Bâbülmendep çevresindeki deniz taşımacılığı üzerindeki baskıyı genişletmek ve Körfez ülkelerinin enerji altyapısına yönelik tehdidi artırmak gibi adımlara başvurabilir. Dolayısıyla İran, önceki yaptırım dönemlerinden farklı olarak ekonomik baskının maliyetlerini tek başına üstlenmek zorunda değildir. Başta Hürmüz olmak üzere sahip olduğu baskı araçları, Tahran’a bu maliyetlerin bir bölümünü ABD’ye, bölge ülkelerine ve küresel piyasalara aktarma imkânı vermektedir.

Sonuç olarak Trump’ın İran’a ekonomik savaş ilan ederken Hürmüz Boğazı’ndaki durumun normale döndüğünü ve kontrolün tamamen ABD’ye geçtiğini ileri sürmesi, savaşın fiilen sona erdiği ve İran dosyasının en azından şimdilik kapatıldığı yönünde bir görüntü oluşturma çabası olarak değerlendirilebilir. Ancak Hürmüz’de serbest ve güvenli geçiş kalıcı biçimde sağlanmadığı ve çatışmanın temelini oluşturan sorunlar üzerinde bir uzlaşmaya varılmadığı sürece, bu zafer söyleminin sahadaki gerçeklikle örtüşmesi güçtür. Ortaya çıkan tablo, istikrarlı bir savaş-sonrası düzenden ziyade tarafların birbirlerinin dayanma kapasitesini sınadığı kırılgan bir “ne savaş ne barış” durumuna işaret etmektedir.