ABD ile İran Arasında Uzlaşı Neden Mümkün Olmadı?

ABD ile İran Arasında Uzlaşı Neden Mümkün Olmadı?
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, 27 Şubat 2026 tarihinde Washington’da ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ile bir araya geldi.
Trump yönetiminin yaklaşımı, karşılıklı tavize dayalı bir uzlaşıdan çok Tahran’ı baskı yoluyla davranış değişikliğine yöneltme anlayışına dayanıyordu.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

ABD ile İran, 26 Şubat’ta Cenevre’de üçüncü tur görüşmelerini tamamladığında ortaya çıkan ilk tablo –ihtiyatlı yaklaşmakla birlikte– olumlu görünüyordu. Umman arabuluculuğu, görüşmelerde “önemli ilerleme” sağlandığını duyurdu ve teknik düzeyde temasların Viyana’da sürmesi kararlaştırıldı. İran tarafı da bazı başlıklarda anlayış birliği oluştuğunu, bazı konularda ise ayrışmaların devam ettiğini açıkladı. Kısacası masa devrilmemiş, diplomatik kanal açık tutulmuştu. Hatta Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, bir gün sonra “barış anlaşmasının ulaşılabilir” olduğunu belirterek diplomasinin hâlâ sonuç üretme kapasitesi bulunduğu mesajını verdi.

Ancak masadan yansıyan bu temkinli iyimserlik, Washington’dan gelen söylemle aynı siyasi zeminde karşılık bulmadı. Cenevre turu öncesinde ABD yönetimi, müzakereleri gerçek bir uzlaşı arayışından ziyade muhtemel bir sertleşme öncesi tamamlanması gereken son diplomatik eşik olarak gördü. Bu nedenle ortaya çıkan tablo, Washington’un müzakereye siyasi yatırım yapmasından çok ileride atılabilecek sert adımlar karşısında “diplomatik seçeneğin denendiği” argümanını kayda geçirme arayışına işaret etti.

Nitekim 24 Şubat’ta Beyaz Saray, Trump’ın “ilk tercihinin diplomasi” olduğunu vurgularken aynı açıklamada Başkan’ın gerekirse “ölümcül güç” kullanmaya hazır olduğunu da açıkça belirtti. Buna paralel olarak ABD’nin bölgedeki askerî yığınağının ulaştığı seviye, diplomatik dil korunurken sahadaki hazırlığın son aşamaya yaklaştığı yönünde güçlü bir mesaj verdi.

Bu askerî hazırlığa eşlik eden söylem giderek daha tehdit merkezli bir tona bürünerek güvenlik merkezli bir çerçeveye oturdu. Trump, 24 Şubat’taki Kongre konuşmasında İran’ı nükleer programını yeniden başlatmakla suçlayarak Tahran’ın yeniden “şeytanî hedefler” peşinde olduğunu öne sürdü. Ertesi gün Dışişleri Bakanı Marco Rubio bu çizgiyi daha da sertleştirerek İran’ın nükleer programının bazı unsurlarını yeniden inşa etmeye çalıştığını ifade etti. Rubio’nun aynı açıklamada balistik füze meselesinin de er ya da geç masaya gelmesi gerektiğini vurgulaması, dosyanın yalnızca nükleer alanla sınırlı kalmayabileceğini düşündürdü.

Özel Temsilci Steve Witkoff ise 22 Şubat’ta, İran’ın %60 düzeyindeki zenginleştirme faaliyetini referans göstererek Tahran’ın “endüstriyel düzeyde bomba yapım malzemesine” bir hafta uzaklıkta olabileceğini savundu. Bu söylemler bütün olarak değerlendirildiğinde, ABD’nin üçüncü tur görüşmeler başlamadan hemen önce İran dosyasını teknik bir müzakere başlığı olmaktan çıkarıp acil ve yüksek düzeyli bir güvenlik tehdidi olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Bu tür bir dil, kamuoyuna dönük olarak İran’a karşı olası bir askerî operasyonun meşruiyetini hazırlama işlevi görüyordu. Washington’un kullandığı söylem, pratikte sınırlı ya da geçici bir uzlaşı formülüne açık olmadığını da ima ediyordu.

Masanın diğer tarafındaki İran ise derin bir güvensizlik ortamında, yaptırımların kaldırılması ve zenginleştirme hakkının korunması temelinde bir uzlaşı arayışındaydı. Tahran’ın, zenginleştirilmiş stokların bir bölümünün ülke dışına çıkarılması, kalan kısmın seyreltilmesi ve bölgesel bir zenginleştirme konsorsiyumu gibi ara formülleri tartışmaya açık olduğu görülüyordu. Buna karşılık İran, ABD’den yalnızca yaptırımlarda gevşeme değil kendi topraklarında barışçıl amaçlı zenginleştirme hakkının fiilen tanınmasını bekliyordu. Washington ise geçen yıl da temel anlaşmazlık konusu olan, İran’ın kendi topraklarında zenginleştirmeden vazgeçmesi yönündeki talebini korudu. Rubio’nun açıklamaları, ABD’nin müzakereyi yalnızca nükleer dosyayla sınırlı tutmayıp daha geniş bir güvenlik ve bölgesel denetim gündemine yayma eğiliminde olduğunu da gösterdi.

Bu nedenle masadaki sorun yalnızca teknik ayrıntılardaki farklılıklarla sınırlı kalmadı. Taraflar, müzakerenin amacı, kapsamı ve nihai hedefi konusunda da belirgin biçimde ayrıştı. İran sınırlama ve karşılıklılık temelinde bir uzlaşı ararken ABD’nin beklentisi daha kapsamlı, kalıcı ve tek taraflı tavizler yönünde şekillendi.

Nitekim bu yapısal uyumsuzluğun nereye varabileceği kısa sürede ortaya çıktı. 28 Şubat’ta Trump, ABD’nin İran’a karşı “Destansı Gazap Operasyonu” başlattığını duyurdu ve son görüşmenin anlaşma olmadan sonuçlanmasını İran’ın nükleer hedeflerinden vazgeçmediğinin kanıtı olarak sunarak askerî operasyonu gerekçelendirdi. Bu gelişmeler, Cenevre’deki üçüncü turun neden kalıcı bir diplomatik sonuç üretmediğini geriye dönük olarak daha açık biçimde göstermektedir.

Sorun teknik başlıklarda uzlaşma sağlanamamasından ibaret değildi. Washington, müzakereyi karşılıklı taviz üretilecek bir diplomatik süreçten ziyade İran’ı azami taleplerine yaklaştıracak bir araç olarak konumlandırdı. ABD’nin beklentisi denetlenebilir bir uzlaşıdan ziyade İran’ın stratejik pozisyonunu geri çekmesi ve bunu Washington’un çizdiği çerçeve içinde kabul etmesiydi. Bu durumda müzakere, bir orta yol arayışından uzaklaşıp asimetrik bir baskı sürecine dönüştü.

Sonuç olarak Cenevre görüşmeleri teknik düzeyde bazı ilerleme işaretleri üretse de siyasi olarak sonuç verebilecek bir zemine sahip değildi. Umman’ın iyimser tonu, İran’ın sınırlı esneklik sinyalleri ve diplomatik kanalın açık tutulması tek başına uzlaşıyı mümkün kılmadı. Trump yönetiminin yaklaşımı, karşılıklı tavize dayalı bir uzlaşıdan çok Tahran’ı baskı yoluyla davranış değişikliğine yöneltme anlayışına dayanıyordu. Bu çerçevede müzakere, ortak bir çözüm üretme aracından ziyade baskının sınandığı bir ara aşama niteliği kazandı. Bu nedenle süreci yalnızca “müzakereler başarısız oldu” şeklinde tanımlamak yetersiz kalır. Doğrusu, sürecin başlangıç koşullarının zaten sonuç üretme kapasitesini taşımadığıdır.