Avrupa Nükleer Görüşmelere Neden Dâhil Ol(a)madı?

Avrupa Nükleer Görüşmelere Neden Dâhil Ol(a)madı?
ABD’nin Avrupa’ya karşı tutumu sadece kayıtsızlık değil, aktif bir düşmanlık da içermektedir. Bundan dolayı Avrupa’yı nükleer görüşmelerde kenara itmiştir. Transatlantik ilişkilerin mevcut gidişatı göz önüne alındığında, Avrupa’nın yeni nükleer müzakere sürecinde tarihsel rolüne geri dönmesi zayıf bir ihtimal olarak görülmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

ABD ve İran arasında olası yeni bir nükleer anlaşmaya ilişkin dolaylı görüşmeler 12 Nisan’da Umman’da başladı. Her iki ülkenin temsilcileri de görüşmenin ardından yaptıkları açıklamalarda, devam eden sorunlara ve belirsizliklere rağmen bir anlaşmaya varma konusunda iyimser olduklarını ifade ettiler. Görüşmelerin ikinci turunun 19 Nisan’da Roma’da yapılması kararlaştırıldı.

Görüşmelerin en dikkat çekici yanlarından biri, daha evvel ABD-İran arasında arabuluculuk rolü ve daha fazlasını üstlenmiş olan Avrupa Troykası ya da kısaca E3 olarak bilinen Fransa, Almanya ve İngiltere’nin devre dışı kalmasıdır. ABD’nin İran Nükleer Anlaşması’ndan ayrılmasının ardından BM Güvenlik Konseyi yaptırımlarının yeniden uygulanması için “tetik mekanizması”nı başlatabilecek/başlatmaya istekli tek KOEP (Kapsamlı Ortak Eylem Planı) katılımcısı olan E3, bu kritik rolüne rağmen sürece dâhil ol(a)madı.

Avrupa Görüşmelere Neden Dâhil Olmadı?

Bunun nedenine girmeden önce İran nükleer krizi patlak verdiğinden beri Avrupa’nın süreçte oynadığı rolü kısaca hatırlatmakta fayda var. E3 ve Avrupa Birliği, 2003’te İran nükleer krizinin çözümüne ilişkin başlayan müzakere sürecinin başından beri ABD ve Tahran arasındaki gerilimi azaltmak için yoğun bir şekilde çalışmıştır. Avrupa, on yılı aşkın bir süre boyunca köprü rolünü üstlenmiş ve bu süreç KOEP’in imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. İran ile 2003 yılından bu yana nükleer meseleye ilişkin üçlü müzakereler yürüten Avrupa ülkeleri, katılımlarının krizin çözümü için hayati önem taşıdığını düşünüyor.

Trump, 2018’de ABD’yi anlaşmadan çektiğinde E3 ve AB anlaşmanın ayakta kalması için kararlılığını sürdürmüş, İran’ın KOEP yükümlülüklerine uyması için yeterli teşviki sağlamaya çalışmıştır. Ancak bu çabalar yetersiz kalmıştır.

Avrupa troykası, Trump göreve başlamadan önce İran ile bir diplomatik süreç başlatmaya çalışmıştır. Bu çerçevede, 2024 yılı içinde başlayıp geçtiğimiz Mart ayına kadar süren istikşafi görüşmeler düzenleyerek inisiyatif almaya gayret etmiştir. Ancak, 12 Nisan’da başlayan yeni nükleer müzakere sürecine dâhil olamamıştır.

11 Nisan’da Reuters’e konuşan üç Avrupalı diplomat, ABD’nin Umman’da yürütülen nükleer görüşmeler hakkında Avrupa ülkelerini bilgilendirmediğini öne sürmüştür. İran açısından doğrudan ABD ile müzakere etmek, tartışmasız şekilde daha makul ve faydalı bir yoldur. İran’ın eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani de bu durumu geçmişte şu sözlerle açıkça ifade etmiştir: “Amerika ile müzakere etmek, Avrupalılarla müzakere etmekten daha kolay. Çünkü Avrupalıların sürekli izin almaları gereken bir babaları (ABD) var. Eğer doğrudan o babayla müzakere etseydik, işler daha kolay olurdu.”

Ancak Avrupa’nın yeni nükleer müzakerelerde yer almaması, İran’ın ABD ile müzakereleri daha kolay ve yararlı bulmasından kaynaklanmıyor. Bunun nedeni Trump ve ekibinin Avrupa’ya bakışında yatmaktadır. ABD-Avrupa ilişkilerinin mevcut durumuna göz atmak, Avrupa’nın neden yeni nükleer görüşmelerin dışında kaldığına dair fikir verecektir.

Tarihte transatlantik ilişkilerin gergin olduğu zamanlar elbette mevcuttur. ABD genelde tek taraflı hareket etmiş, hatta bazı kararları Avrupa’nın çıkarlarına zarar da vermiştir. Ancak bu kez dinamikler önemli ölçüde farklı görünmektedir. Bu yıl Şubat ayında düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı bu durumu daha somut bir şekilde ortaya koymuştur.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, Münih Konferansı’nda yaptığı konuşmada “Avrupa’ya ilişkin en çok endişe duyduğum tehdit Rusya değil, Çin değil, içeriden gelen tehdittir” diyerek doğrudan Avrupa’nın siyasi düzenine saldırıda bulunmuştur. Dahası Trump, Elon Musk, Vance ve ekibin geri kalanı, Avrupa’daki aşırı sağcı hareketleri açıkça desteklemektedir. Söz konusu ekip, transatlantik birlik ve ortaklığı ABD’nin gücünü ve çıkarlarını kısıtlayan bir yük olarak görmektedir. Trump’ın ekibinin önceliği, mümkün olduğunca hızlı, tek taraflı ve kendileri için kârlı bir politika yürütmektir.

ABD yönetiminin İran ile müzakerelerde Avrupa’yı devre dışı bırakan yaklaşımı, Ukrayna meselesinde Moskova ile doğrudan ateşkes görüşmelerine başlamasıyla da paralellik arz etmektedir.

Sonuç olarak, ABD’nin Avrupa’ya karşı tutumu sadece kayıtsızlık değil, aktif bir düşmanlık da içermektedir. Bundan dolayı Avrupa’yı nükleer görüşmelerde kenara itmiştir. Transatlantik ilişkilerin mevcut gidişatı göz önüne alındığında, Avrupa’nın yeni nükleer müzakere sürecinde tarihsel rolüne geri dönmesi zayıf bir ihtimal olarak görülmektedir.

Avrupa’nın Yokluğu Süreci Nasıl Etkiler?

Bazı uzmanlara göre, Washington’un Tahran ile yürüttüğü müzakerelerde Avrupa ülkeleriyle koordinasyon sağlamaması, elindeki “tetik mekanizması” kozunu zayıflatabilir ve ABD ile İsrail’in İran’a yönelik askerî harekât düzenleme ihtimalini artırabilir.

Bu görüş, birkaç açıdan geçerli kabul edilebilir. Avrupa, tarihsel olarak sadece bir arabulucu değil; aynı zamanda ABD-İran ilişkilerinde yanlış anlamaları azaltan, denge sağlayan ve diyaloğu teşvik eden önemli bir aktör olmuştur. Krizin başlangıcından itibaren üstlendiği bu rol ve kapsamlı teknik bilgi birikimi sayesinde Avrupa’nın yeni müzakere sürecine katkı sunması mümkündür. Ancak mevcut durumda Avrupa ne İran ne de ABD açısından güçlü bir aktör olarak görülmektedir. Avrupa her ne kadar İran nükleer krizindeki rolünü vazgeçilmez olarak tanımlasa da 2018’den bu yana KOEP’in yeniden canlandırılması ve İran’ın bu anlaşmadan doğan haklarının telafisi için yürüttüğü çabalar yetersiz kalmıştır. Bu da özellikle İran nezdinde Avrupa’nın kendisine biçtiği “olmazsa olmaz” rolü büyük ölçüde zedelemiştir.

Ayrıca, yukarıda kısaca özetlenen bu tabloya göre Avrupa, ABD’deki yeni yönetim açısından da öncelikli bir aktör konumunda değildir. Bu nedenle, Avrupa’nın hem İran hem de ABD nezdindeki mevcut imajı, onu arabulucu olarak uygun bir seçenek olmaktan uzaklaştırmaktadır.

Sonuç olarak, Avrupa’nın müzakerelere katılımının olumlu ya da olumsuz etkisinin sınırlı olacağı söylenebilir.

Avrupa ABD’ye Rağmen Tetik Mekanizmasını Başlatabilir mi?

Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı geçtiğimiz yılın sonlarında, “İran’ın nükleer silah geliştirmesini engellemek için, gerekirse tetik mekanizmasını başlatmak da dâhil olmak üzere, her türlü adımı atma kararlılığımızı sürdürüyoruz”[1] şeklinde bir açıklama yapmıştır. Ancak görüşmeler olumlu seyirde devam ederken Avrupa’nın böyle bir adım atma olasılığı oldukça düşüktür.

Zira tetik mekanizmasının başlatılması –İranlı yetkililerin iddiasına göre– İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’ndan (NPT) çekilmesine kadar gidebilecek bir süreci başlatabilir. İran’ın oluşturduğu nükleer riski artırmaya yönelik bir adım hiçbir zaman Avrupalıların çıkarına değildir. Üstelik yukarıda da kısaca bahsettiğimiz üzere stratejik otonomisini kaybeden Avrupa kıtasının İran nükleer krizinde ABD’ye rağmen böyle bir karar alması zayıf bir ihtimaldir.


1 Al Jazeera. 24 Kasım 2024. https://www.aljazeera.com/news/2024/11/24/iran-to-meet-with-germany-france-uk-in-nuclear-talks [Erişim Tarihi: 18.04.2025]