İran’ın nükleer güç olma kararı güvenlik kaygıları kadar nükleer kabiliyetleriyle de doğru orantılıdır. Bölgede güvenlik ortamında köklü değişikliklerin vuku bulduğu atmosferde İran, nükleer silahları caydırıcılığını tekrar kazanmak ve bekasını sağlamak için güçlü bir alternatif olarak görebilir. Fakat İran’ın işlevsel bir nükleer caydırıcılık kabiliyeti kazanana kadar önleyici müdahale ile karşı karşıya kalma olasılığı azımsanmamalıdır.
Hizbullah’ın Zayıflaması İran’ın Nükleer Doktrinini Etkiler mi?
İsrail, son dönemlerde gözünü Filistin’in işgal edilmiş topraklarının bir parçası olan Gazze’den, Lübnan ve Hizbullah’a çevirdi. İsrail’in son haftalarda Hizbullah’ı hedef alan çağrı cihazları saldırısı gibi kapsamlı eylemleri, Hizbullah’a büyük zararlar verdi. Binyamin Netanyahu yönetimindeki İsrail’in 27 Eylül günü gerçekleştirdiği saldırıda örgütün 32 yıldır liderliğini yapan Hasan Nasrallah’ı öldürmesi de örgütü en azından kısa vadede önemli ölçüde zayıflattı.
1982’de kuruluşundan bu yana Orta Doğu’da dönüşen ve tartışmalı muharebe yöntemleriyle kendini önemli bir aktör olarak kanıtlayan Hizbullah’ın belki de ilk kez bu ölçüde büyük bir tehditle karşı karşıya kaldığı söylenebilir. Yaşanan gelişmeler örgütün geleceğine ilişkin tartışmaları beraberinde getirdi. Elbette bu tür örgütlerin sadece kilit liderlerinin öldürülmesiyle yenilgiye uğratıldığı nadir görülen bir durumdur. Örneğin Nasrallah’ın selefi olan Abbas el-Musevi, Nasrallah ile aynı kaderi paylaşarak İsrail suikastı sonucu hayatını kaybetmişti. Dahası Hizbullah ilk defa İsrail’in operasyonları ile karşı karşıya kalmış değil. Bilakis İsrail’in Lübnan’ı işgaline tepki olarak doğan örgüt, çatışmanın doğası gereği geride kalan yıllar boyunca İsrail’in çok sayıda saldırısının hedefi olmuştur.
Ancak İsrail’in son saldırılarının iki nedenle öncekilerden ayrıştığı söylenebilir: İsrail’in Hizbullah’a yaklaşımındaki köklü değişim ve Hizbullah’ın meşruiyet ve gücünün altının oyulduğunu gösteren emareler. Bunlardan ilkine göre, İsrail’in sadece üst kademedeki isimlere değil Hizbullah yapılanmasının her düzeydeki teknik ve diğer unsurlarına karşı topyekûn bir savaş başlattığı görülmektedir. Örneğin İsrail, 3 Ekim’de Hizbullah’ın füze üretim projesinin önde gelen yetkililerinden Muhammed Yusuf Oneissi’nin öldürüldüğünü duyurdu. Diğer yandan Nasrallah’ın ölümünden sonra örgüt lideri olarak açıklanan ikinci isim Haşim Safiyuddin’in de öldürüldüğü iddia edilmektedir.
İkinci nedene gelince, Hizbullah iç politikada aktif bir rol almaya başladığı yıllardan bu yana Lübnan’ın yozlaşmış yönetici sınıfına bir alternatif sunamadığı gibi kendisi de giderek yolsuzluğa bulaşmaya başlamıştır. Ayrıca yıllar geçtikçe daha fazla sayıda Lübnanlı, Hizbullah’ın, örgütü ülkedeki savaş ağaları düzeninin temel aktörü haline getirirken Lübnan’ı bölgedeki yıkıcı savaşların sahnesine dönüştüren “daimi savaş” vizyonunu reddetmeye başlamıştır.
Son olarak Hizbullah, 8 Ekim 2023’te İsrail’e karşı sözde bir dayanışma cephesi açarak söz verdiği ve birçok analistin yapabileceğine ilk başlarda kesin olarak inandığı askerî caydırıcılık kapasitesini hiçbir zaman kullanmayarak/kullanmaya istekli olmayarak caydırıcılığını da büyük oranda kendi elleriyle zedelemiştir.
Özetle Hizbullah’ın son dönemi yozlaşma tartışmaları, stratejik hesap hataları ve tehlikeli de olsa nihayetinde içi boş bir askerî altyapı ile anılır hale gelmiştir. Bu nedenlerle, İsrail’in Lübnan’a açtığı topyekûn savaşın Hizbullah’ın askerî caydırıcılığında kalıcı bir değişim yaratması ve örgütü büyük oranda etkisiz hale getirmesi mümkün gözükmektedir.
Hizbullah’ın Zayıflaması ve İran’ın Nükleer Silah Doktrini
Söylem düzeyinde İran’ın nükleer silah doktrini her türlü kitle imha silahının üretimini, tedarikini, stoklanmasını ve kullanılmasını kesin bir dille yasaklayan dinî fetvaya göre şekillenmektedir. Retorik, İran’ın nükleer silahları kategorik olarak reddettiği anlamına gelse de ülkenin uzun süredir sahada devam ettirdiği nükleer faaliyetlerine ilişkin gerçekçi bir anlayışı temsil etmemektedir. İran nükleer doktrininin, ülkenin dinamik ve istikrarsız bir güvenlik çevresinde yer alması nedeniyle potansiyel sorunları/tehditleri göz önünde bulundurarak nükleer silah edinme seçeneğini koruma stratejisi çerçevesinde şekillendiği söylenebilir.
Son bir yılda değişen bölgesel güvenlik ortamı, İran’ın nükleer silahlara ilişkin inanç ve tercihlerini etkileyecek düzeyde olsa da devletlerin nükleer kararları incelenirken sınıflandırılması ve anlaşılması gereken çok sayıda ve iç içe geçmiş faktör mevcuttur. Zira bir ülkenin nükleer silah edinme arayışı nadiren “ne pahasına olursa olsun bombaya ulaşma arayışı” olarak karşımıza çıkar. Devletlerin nükleer silah elde etme hedefi doğrultusunda kaydettikleri ilerleme, çoğunlukla ne doğrusal ne de tutarlı olmuştur. Bu husustaki vaka analizleri, nükleer silah arayışında olan devletlerin bu süreçte çok farklı kalıplar ortaya koyduğunu göstermiştir. Buna ilaveten, nükleer silahlar doğası gereği devletlerin çok gizli konu kategorisine dâhildir. Bu sebepler bir ülkenin nükleer silah elde etme peşinde olup olmadığı veya ne zaman nükleer silah edineceği öngörüsünü zorlaştırmaktadır.
Bir örnek vaka analizi olarak İran İslam Cumhuriyeti’nin nükleer programı da tüm bu olgulardan bağımsız olarak düşünülemez. En üst düzey karar mercii olan Devrim Rehberi Ali Hamenei geçmişte birçok kez nükleer programın seyrini değiştirecek kararlar almıştır. Örneğin 2003 yılında İran’ın nükleer silahlara yönelik araştırma ve geliştirme faaliyetlerini sonlandırdığı bilinmektedir. Yine 2015 yılında imzalanan ve resmî adı Kapsamlı Ortak Eylem Planı olan Nükleer Anlaşma’yla İran, nükleer faaliyetlerine yönelik kısıtlayıcı önlemleri kabul etmiştir. 2019 yılından itibaren İran nükleer faaliyetlerini hızlandırma kararı almışsa da nükleer eşiği henüz geçmemiştir. Görüldüğü gibi İran’ın da nükleer süreci doğrusal olmaktan çok uzaktır.
Birçok analist, 35 yıldan fazla bir süredir yürüttüğü ve birçok boyutuyla tartışmalı olan nükleer faaliyetlerin, İran’ın nükleer silah elde etme peşinde olduğunun açık bir işareti olduğu görüşündedir. Ne var ki nükleer alandaki faaliyetlerinin içerik ve seyri şüpheli olsa da İran’ın kaçınılmaz olarak nükleer silah elde etme yoluna gideceği düşünülmemelidir. 2007 yılındaki ABD istihbarat raporu değerlendirmeleri, İran’ın karar vermesi halinde nükleer silah üretebilecek bilimsel, teknik ve endüstriyel kapasiteye sahip olduğunun altını çizmiştir. Diğer bir ifadeyle, uzun bir süredir nükleer eşikte olduğu bilinen İran, bu önemli nükleer teknolojiye sahip olmasına rağmen nükleer silah elde etmeyi tercih etmemiştir. Ancak Hizbullah’ın gözle görülür şekilde gücünü kaybetmesi, İran’ın nükleer doktrinini güncellemesi anlamına gelebilir. Zira İran’ın ulusal güvenliğinin temelini oluşturan ileri savunma stratejisinin en kuvvetli ayağı olarak görülen Hizbullah’ın caydırıcılığı ve gücü, dolayısıyla İran’ın ulusal güvenliği, ciddi tehdit ile karşı karşıyadır.
Söz konusu güvensizlik ortamında olağan düzeyi aşan tehdit algısı, İran’ı nükleer eşiği geçmeye zorlayabilir. Güvenlik ortamındaki köklü değişiklikler, bazı devletleri nükleer silah geliştirmeye iten en güçlü etkenlerden biri olarak görülür. Diğer bir deyişle yakın güvenlik endişeleri, nükleer silah programına başlama kararı için önemli bir motivasyon kaynağıdır. Zira aynı anlayışa göre nükleer silah elde etmek, anarşik uluslararası sistemde hayatta kalmayı garantilemek için en etkili caydırıcılık metodudur. Bu denklem, Karşılıklı Garantili İmha (Mutuallay Assured Destruction-MAD) teorisine dayanmaktadır. Bu teoriye göre “Nükleer ilişkilerde istikrar, nükleer saldırıya karşı karşılıklı savunmasızlıkla sağlanmaktadır.”
Ancak bu yol göründüğü kadar pürüzsüz değildir. İran’ı nükleer silahlara yöneltecek ilk ve en önemli etken güvenlik olsa da söz konusu etken tek başına yeterli bir tetikleyici değildir. Ana işlevi caydırıcılık olan nükleer silahlar, ikinci vuruş kabiliyeti/karşı darbe yeteneği sağlanmadan stratejik olarak bir koruma garantisi sunmaz. MAD yoluyla nükleer caydırıcılığın işe yaraması için nükleer silaha sahip devletin potansiyel bir saldırıya (konvansiyonel saldırı da dâhil) misilleme olarak nükleer silah kullanma niyet ve yeteneği konusunda inandırıcı olması gerekir. Daha fazla nükleer savaş başlığı, çeşitlendirilmiş nükleer atış vasıtaları, nükleer saldırıya her an hazırlıklı olma, atış mekanizmalarının çeşitli bölgelerde konuşlandırılması ve güvenli ve sağlam komuta-kontrol sistemi vasıtası nükleer caydırıcılığın temellerini oluşturmaktadır. Bu nedenle sağlam misilleme kabiliyeti geliştirmeden önce nükleer test gerçekleştirmesi veya Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’ndan (NPT) çekilmesinin İran’ı ön alıcı savaş (preventive war) için daha açık bir hedef hâline getirmesi kuvvetle muhtemeldir.
Açık kaynaklardan elde edilen bilgilere göre İran, bu teknolojiden hâlihazırda uzak görünmektedir. İran’ın nükleer silahlanma takvimi analiz edilirken genelde uranyum zenginleştirme faaliyetleri, diğer bir ifadeyle nükleer yakıt çevirimi ön plana çıkarılmaktadır. Nükleer silah yakıtı olarak bilinen uranyumun silah sınıfı düzeyinde zenginleştirilmesinin nükleer silah yapımındaki en zor ve önemli adım olduğunu söylemeliyiz. İran’ın söz konusu teknolojide otuz yılı aşkın bir süredir yaptığı yatırımlarla kayda değer gelişme kat ettiği bilinmektedir. Gelinen noktada İran’ın birden fazla nükleer silah için gerekli miktarda silah sınıfına bölünebilir malzemeyi, birkaç haftada elde edebileceği tahmin edilmektedir. Ancak nükleer silah imal etmesi ile operasyonel bir nükleer kapasiteyi konuşlandırmak arasında büyük bir fark vardır. Batı ve İsrail kaynaklı istihbaratın 2021 yılı tahminlerine göre, nükleer silah yapımına yönelik siyasi karar alması hâlinde İran’ın nükleer bir cephanelik inşa etmesi için yaklaşık iki yıla ihtiyacı vardır. ABD İstihbarat Topluluğu’nun 2024 yılındaki değerlendirmeleri ise İran nükleer silah geliştirme kapasitesine sahip olduğu ancak önemli silahlanma (weaponization) faaliyetlerinde bulunmadığı yönündedir.
İran’ın nükleer güç olma kararı, güvenlik kaygıları kadar nükleer kabiliyetleriyle de doğru orantılıdır. Bölgede güvenlik ortamında köklü değişikliklerin vuku bulduğu ortamda İran, nükleer silahları, caydırıcılığını tekrar kazanmak ve bekasını sağlamak için güçlü bir alternatif olarak görebilir. Fakat İran’ın işlevsel bir nükleer caydırıcılık kabiliyeti kazanana kadar önleyici müdahale ile karşı karşıya kalma olasılığı azımsanmamalıdır. Zira İran’ın laboratuvar ortamında elinde tutacağı operasyonel olmayan birkaç test edilebilir nükleer silaha sahip olması, ona istediği ölçüde caydırıcılık/koruma sağlamayacaktır.